Tarihe ve Topluma Yön Veren Değişmez Yasalar: Helak ve Yıkım Sünneti – 1
Tevhid Dergisi · Sayı 159 · 30 Temmuz 2026

Allah’ın adıyla, Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun. Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuhu, Yeni yazı serimizde İlahi sünnetler konusuna giriş
Allah’ın adıyla,
Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.
Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuhu,
Yeni yazı serimizde İlahi sünnetler konusuna giriş yapmış ve şöyle demiştik: Yerlerin ve göklerin mülkü/egemenliği Allah’a (cc) aittir. O (cc), kâinata ve içindekilere belli yasalarla hükmeder. Bu yasalara Kur’ân, “sünnettullah” der. Şayet bu yasalar kâinat işlerini düzenleyen fizik, kimya vb. yasalar ise bunlara tabiat yasaları denir. Tarihin akışını belirleyen insana ve topluma dair yasalar ise bunlara toplumsal/içtimai yasa denir. İnsan hayatına yön veren yasalara ise şer’i yasalar denir. İçtimai/Toplumsal yasalar; tarihin akışı, toplumların yükseliş ve çöküşleri, hak ile bâtıl arasındaki mücadelenin seyri bu yasalar çerçevesinde cereyan eder.
Bu yazımızda, yine Kur’ân’ın açıkça işaret ettiği toplumsal yasaların en önemlilerinden biri olan “helak ve yıkım” sünnetini ele alacağız. Bu sünnetin kapsamı ve detaylarına binaen yazıyı ikiye bölecek, her bölümde bu yasanın bir kısmını işleyeceğiz. Çaba bizden, başarı Allah’tandır (cc).
Helak ve Yıkım Sünneti
Toplumlar, Allah’ın izni ve iradesiyle varlık sahnesine çıktıkları gibi dünya hayatındaki varlıklarını da yine O’nun izni, iradesi ve korumasıyla sürdürürler. Ancak İlahi korumanın devam etmesi, insanların riayet etmesi gereken bazı yasalara, sünnetullaha bağlıdır. Yazımızın da konusunu oluşturan bu yasalar ihlal edildiğinde “helak ve yıkım sünneti” devreye girer ve Allah (cc) o toplumları helak eder. Diğer değişmez yasalarda olduğu gibi helak yasası da inanan ya da inanmayan ayrımı gözetmez. Yasayı tetikleyen unsurlar bir araya geldiğinde, toplumun dinî kimliğine bakılmaksızın süreç kaçınılmaz olarak başlar.
Helak Sünnetini Tetikleyen Nedenler1
1. Tekzib ve Haddi Aşmanın Eşlik Ettiği Küfür
“Kendilerinden önce (yaşayanların) akıbetini görmek için yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı? Allah, onları yerle bir etti. Kâfirlere de benzeri vardır.”2
“Onlardan önce Nûh Kavmi, Âd ve kazıklar (büyük ordular) sahibi Firavun da yalanladı. Semûd, Lût Kavmi, Eyke halkı da (yalanladı). Bunlar (helak olmuş) gruplardır. Hepsi mutlaka resûlleri yalanladılar da azabım (üzerlerine) hak oldu.”3
“Şayet o beldenin halkı iman etmiş ve (Allah’tan) korkup sakınmış olsaydı göğün ve yerin bereket (kapılarını) onlara açardık. Fakat yalanladılar. Biz de onları işledikleri (günahlara) karşılık (azapla) yakalayıverdik.”4
Yüce Allah, dileyene iman etme, dileyene de inkâr etme özgürlüğü bahşetmiştir. O (cc), kula verdiği bu seçme özgürlüğünü kullandı diye kimseyi doğrudan helak etmez. Ancak inkârcı toplumlar, küfürlerini; resûlleri yalanlama, uyarıcıları alaya alma, daveti engelleme ve inananlara eziyet etme hadsizliğine dönüştürdüklerinde İlahi ceza kaçınılmaz olur. Ne zaman ki inkâr, Âlemlerin Rabbine kafa tutma veya O’nun kullarını sömürüp zulmetme noktasına varırsa, işte o zaman Allah (cc) o toplumları helak eder.
Bu söylediğimizin en açık hâlini Kur’ân kıssalarında görürüz: Nitekim O (cc); Âd, Semûd, Lût, Şuayb, Firavun ve tebaası gibi toplulukların helakini anlattıktan sonra, onları helake götüren şeyin yalnızca küfür olmadığını ihsas edecek şekilde küfürlerine ek olarak başkaca vasıflar zikreder ve helaklerini küfürlerine ek olan bu sıfatlara bağlar. Bu da helakin mücerred küfür sebebiyle değil, küfre ek olarak bulunan bazı sıfatlar sebebiyle olduğunu gösterir:
“De ki: ‘Yeryüzünde gezip dolaşın ve sonra bakın (bakalım), yalanlayanların sonu nasıl olmuş?’ ”5
“Onların üzerine bir (azap) yağmuru yağdırmıştık. Suçlu günahkârların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak!”6
“Bozguncuların akıbetinin nasıl olduğuna bir bakın.”7
Görüldüğü gibi helak olan kavimler, yalnızca inkârcı olmakla kalmamış; aynı zamanda resûlleri yalanlayan, suç ve günahı bir kimlik hâline getiren mücrimler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran müfsit topluluklar olmuşlardır. Aslında onları helake sürükleyen de inkârlarına eşlik eden bu vasıflarıdır.
2. Fısk ve Masiyetler
“Günahları sebebiyle onları helak ettik ve onların ardından başka bir nesil inşa ettik.”8
“Onu yalanladılar ve (deveyi) kestiler. Rabbleri, günahları sebebiyle, köklerini kurutan bir azapla onları helak etti ve orayı dümdüz/yerle bir etti.”9
Günah, fısk ve masiyet, insanın Rabbinden uzaklaşması; günahta ısrar ise bu durumu âdeta bir meydan okumaya dönüştürmesi demektir. İlahi kanunun temel yasası şudur: Her isyanın ve haddi aşmanın mutlaka bir cezası ve karşılığı vardır.10
İbni Teymiyye (rh) der ki:
“Allah’ın bize hem âfakta hem de kendi nefislerimizde gösterdiği ayetlerinden ve Kitab’ında şahitlik ettiği hakikatlerden açıkça bilinmektedir ki; günahlar ve isyanlar, musibetlerin asıl sebebidir. Başımıza gelen kötü musibetler ve bunların cezaları, kulun kötü amellerinin birer neticesidir. Buna karşılık itaat ise nimetin vesilesidir. Dolayısıyla kulun amelini ihsan üzere (güzelce) yapması, Allah’ın da ona ihsanda bulunmasının sebebidir.”11
İbnu’l Kayyim (rh) der ki:
“Akıl, nakil, insan fıtratı ve geçmişten bugüne ırkı, milleti, din ve mezhebi ne olursa olsun tüm toplumların tecrübeleri açıkça göstermiştir ki; Âlemlerin Rabbine yakınlaşmak, O’nun rızasını aramak, mahlûkata iyilik ve ihsanda bulunmak, her türlü hayrı cezbeden (çeken) en büyük vesiledir. Bunların zıddı olan davranışlar ise her türlü şerri ve kötülüğü davet eden en büyük sebeplerdir. Nitekim Allah’ın nimetlerine erişmek ve O’nun azabını/gazabını savuşturmak ancak O’na itaat etmek, yakınlaşmak ve yaratılmışlara iyilik etmekle mümkün olur; bunun başka bir yolu yoktur.”12
Her günahın mutlaka bir cezası vardır ve bu cezalardan biri de kulun maddi veya -ileride detaylı anlatılacağı gibi- manevi/ruhsal/ahlaki anlamda helak olmasıdır. Nitekim uyarılara kulak tıkayan ve masiyette ısrar eden toplumlar, yalnızca kendilerine zarar vermekle kalmaz; kâinatın da dengesini bozarlar. Öyle ki yer, gök, hayvanlar ve bitkiler, günahkârın bu isyanından ve yıkıcı etkisinden payına düşeni alır:
“İnsanların elleriyle kazandıkları (günahlar) sebebiyle, karada ve denizde bozgunculuk baş gösterdi. Belki (İslam’a) dönerler diye (Allah), yaptıklarının (cezasının) bir kısmını onlara tattırmaktadır.”13
Allah (cc), kâinatı saat gibi kusursuz işleyen bir nizam içinde yaratmıştır. Evrendeki her şey, Allah’ın (cc) kendileri için koyduğu bu İlahi yasalara boyun eğer. Örneğin Güneş, kendisine takdir edilen zaman ve yerde doğduğunda sadece dünyayı aydınlatmış olmaz; aynı zamanda Rabbine kulluk edip O’nun iradesine boyun eğmiş olur. Nehirler kendi yataklarında akıp büyük suları beslerken bu sadece sıradan bir doğa olayı değildir; nehirler, ırmaklar ve denizler aynı zamanda Allah’ı (cc) hamd ile tesbih etmektedir. İşte bu muazzam düzen içerisinde insan da yalnızca Allah’a (cc) kulluk etsin diye yaratılmıştır. İnsan; isyan ederek, özellikle de tevbe etmeyip günahta ısrar ederek kulluk ahdini bozduğunda, bu kusursuz işleyişin bir halkası olarak görevini yapmamış olur. Bir bakıma, sistemin çarklarından birini kırar. Günahın ve isyanın kâinatın dengesini bozması işte bu anlama gelir. Bu bozulma, nihayetinde insana bir felaket olarak geri döner. Toplumların kısmen veya tamamen helak olması da bu felaketlerin en somut örneklerinden biridir.
Fısk ve masiyetlerin her birinin mutlaka toplumda maddi veya manevi bir helak/yıkım sebebi olacağına Allah Resûlü (sav) şu sözlerinde işaret eder:
“Ey Muhâcirler cemaati! Beş haslet vardır ki onlarla imtihan edildiğinizde -ki ben sizin onlara erişmenizden Allah’a sığınırım- (toplumlar büyük felaketlere uğrar): Bir toplumda fuhuş ve ahlaksızlık ortaya çıkar ve alenen işlenecek kadar yayılırsa; mutlaka aralarında önceki nesillerinde görülmemiş veba (salgın hastalıklar) ve ağrılar/dertler yayılır. Ölçü ve tartıda hile yapıp eksiltirlerse; mutlaka kıtlıkla, geçim sıkıntısıyla (hayat pahalılığıyla) ve yöneticilerin zulmüyle cezalandırılırlar. Mallarının zekâtını vermekten kaçınırlarsa; mutlaka gökyüzünün yağmurundan (bereketinden) mahrum bırakılırlar. Eğer hayvanlar da olmasaydı, onlara hiç yağmur yağdırılmazdı. Allah’ın ve Resûlü’nün ahdini (hukukunu, yeminlerini ve sözleşmelerini) bozarlarsa; Allah mutlaka kendilerinden olmayan bir düşmanı onlara musallat eder ve düşman, ellerindeki imkânların (servet ve toprakların) bir kısmını zorla alır. Yöneticileri Allah’ın Kitabı ile hükmetmeyi bırakıp Allah’ın indirdiği hükümler arasından işlerine geleni seçerlerse; Allah onların gücünü ve hırsını kendi aralarına verir (onları birbirine düşürür, iç çatışmaya sürükler).”14
Nebevi uyarı açıkça gösteriyor ki her isyan, helak sünnetini tetikleyen açık bir davetiyedir. Fuhuştan ekonomik adaletsizliğe, kul hakkından İlahi ahdi çiğnemeye ve Allah’ın indirdikleriyle hükmetmekten kaçınmaya kadar itikadi, ahlaki ve ekonomik her isyanın, bu dünyada mutlaka somut bir karşılığı vardır.
3. Adaletin Yerini Zulmün Alması
“De ki: ‘Görüşünüz nedir? (Söylesenize!) Allah’ın azabı ansızın yahut açıktan geldiğinde zalimler topluluğundan başkası helak olur mu?’ ”15
“Rabbinin zulmeden beldeleri yakalaması da işte böyledir. Şüphesiz ki O’nun yakalaması can yakıcı, çetindir.”16
“Bu, zulmettikleri zaman helak ettiğimiz (Nûh, Âd, Semûd, Medyen gibi) beldeler (ve ahalileridir). Onların helakı için belli bir zaman tayin etmişizdir.”17
İbnu’l Fâris şöyle der:
“Z-l-m kökü, iki sahih (asıl) kökten türemiştir: Birincisi, aydınlığın ve nurun zıddıdır (karanlık). İkincisi ise, bir şeyi tecavüz/haksızlık yoluyla kendi yerinden başka bir yere koymaktır.”18
Kur’ân-ı Kerîm’in toplulukların helak olma sebebi olarak gösterdiği zulüm, temelde insanın haddini aşması ve ölçüyü bozmasıdır. Bu haddi aşma durumu; insanın hem Rabbine hem diğer insanlara hem de kendi nefsine karşı Allah’ın emirlerinin aksine hareket etmesi, itaat etmesi gereken yerde isyana kalkışmasıdır.
İslam âlimleri, bu geniş kapsamlı kavramı daha iyi açıklamak için zulmü üç ana kısma ayırırlar:19
Birincisi, insanın Allah (cc) ile kendi arasındaki zulmüdür. Bunun en büyüğü küfür, şirk ve nifaktır (münafıklık). Nitekim Lokman’ın (as) dilinden şöyle buyrulmuştur:
“Oğulcuğum! Allah’a şirk koşma! Şüphesiz ki şirk, en büyük zulümdür.”20
İslam’da zulüm, “bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak, hakkını teslim etmemek” demektir. Hiçbir şeye kendiliğinden sahip olmayan bir varlığı, bir yaratılmışı her şeyin mutlak sahibi olan Allah (cc) ile bir tutmak; hakikati ters yüz etmek ve adalet terazisini tamamen bozmaktır. Şirki en büyük haksızlık ve zulüm yapan şey tam olarak budur.21 İnsanın yalnızca Allah’a (cc) kulluk etmesi, Yaratıcının kul üzerindeki mutlak hakkıdır. Ancak müşrik, Allah’tan başkalarına taparak O’nun bu hakkını açıkça çiğner. Üstelik müşrik; Allah’tan başkasına kulluk ederken kendi aklını, bedenini, yer ve gökteki pek çok imkânı bu uğurda harcar. Oysa harcadığı her şey yalnızca Allah (cc) tarafından yaratılmıştır ve insanın bunları Allah’tan başkası için tüketmeye hiçbir hakkı yoktur. Bunun da ötesinde, insanın kendi nefsi üzerinde de bir hakkı vardır; bu hak, kendini değersizleştirmemek ve ebedî bir cezaya mahkûm etmemektir. Fakat Allah’tan başkasına tapan kişi, hem kendisini aşağılar hem de İlahi cezayı hak eder. Böylece kendine de zulmetmiş olur.22
İkincisi, insanın insana zulmetmesidir. Devlet başkanının tebaaya, patronun işçisine, öğretmenin öğrencisine, aile reisinin ev halkına yaptığı her haksızlık zulümdür. Ancak İbni Haldûn’un da yerinde tespitiyle zulüm daha çok güç, yetki ve otoriteyle alakalıdır.
“Zulüm genellikle herkesin yapabileceği bir şey değildir, o ancak gücü ve otoritesi olanlar (yöneticiler) tarafından işlenebilir. Bu yüzden Kur’ân ve Sünnette zalimler çok sert bir dille uyarılmıştır ki gücü elinde bulunduranlar, kendi vicdanlarıyla kendilerini durdursunlar…
‘Ey Kullarım! Ben zulmetmeyi kendime haram kıldım, onu sizin aranızda da haram kıldım, öyleyse birbirinize zulmetmeyin.’
Şunu iyi bil ki zulüm, sadece birinin malını veya mülkünü karşılıksız olarak zorla elinden almaktan (bilinen gasptan) ibaret değildir. Zulüm bundan çok daha geneldir: Birinin mülküne el koyan, onun emeğini zorla gasbeden (ücretsiz çalıştıran), ondan haksız talepte bulunan veya ona hukukun dışına çıkarak haksız vergiler yükleyen herkes zalimdir. Haksız vergi toplayanlar, insanların haklarına saldıranlar, yağmacılar ve insanların haklarını vermeyenler zalimdir. Bunların faturası, devletin can damarı olan medeniyetin çökmesiyle devlete kesilir.
İslam hukukunun (şeriatın) zulmü haram kılmasındaki asıl hikmet, zulmün medeniyeti bozması ve insan neslinin devamını tehlikeye atmasıdır. Bu durum, şeriatın korumayı amaçladığı beş temel ilkeyle (dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunmasıyla) doğrudan ilgilidir. Zulüm, insan türünün sonunu getirecek bir yıkıma sebep olduğu için en şiddetli şekilde yasaklanmıştır.”23
Üçüncüsü, insanın bizzat kendi nefsine zulmetmesidir. Şöyle ki Allah (cc), insanı yine insanın kendisine bir emanet olarak teslim etmiştir. Ona lütfettiği akıl, irade ve sorumluluklar vasıtasıyla insanın kendisini cehennem ateşinden korumasını ve Allah’ın rızasına ulaştıracak amellerle yüceltmesini istemiştir. İnsanın kendi nefsine zulmetmesi; Allah’ın onun için çizdiği helal ve haram sınırlarını çiğnemesi, böylece kendisi ile Allah’ın azabı arasında bir kalkan olan o koruyucu perdeyi kendi eliyle yırtıp atmasıdır:
“Bu, Allah’ın (koymuş olduğu) sınırlarıdır. Kim de Allah’ın sınırlarını çiğnerse şüphesiz ki nefsine zulmetmiş olur.”24
Allah’ın resûlleri bu hakikati fıkhettikleri için, beşeriyet gereği bir hata yaptıklarında hemen, “Rabbim, ben nefsime zulmettim.” diye yalvarmışlardır. Onlar bu sözleriyle, işlenen her masiyette insanın aslında doğrudan kendisine zarar verdiğini ve kendi nefsine haksızlık ettiğini ümmetlerine en güzel şekilde öğretmişlerdir:
“(Mûsâ) Dedi ki: ‘Rabbim, nefsime zulmettim. Beni bağışla.’ (Allah) onu bağışladı. Çünkü O, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) El-Ğafûr ve (kullarına karşı merhametli olan) Er-Rahîm’dir.”25
Zulmün her çeşidi kâinattaki nizamı bozar. Bireyi ve toplumu ileride zikredeceğimiz helak türlerinden birine düçar eder.
4. Yeryüzünde Bozgunculuk: İfsad
“Onların ardından Mûsâ’yı, ayetlerimizle Firavun ve önde gelen avanesine gönderdik. Onlar (ayetlerimizi inkâr edip alaya alarak) zulmetti. Bozguncuların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak.”26
“Orada fesadı arttırdılar. Rabbin, onların üzerine azap kamçısını yağdırdı.”27
İfsad, yani bozgunculuk yapmak Kur’ân’ın en genel kavramlarından biridir. Zira fesat, salahın zıddıdır. Yaratıldığı hâl üzere olmayan her şeye bu kelime kullanılabilir. Yüce Allah’ın yarattığı şeyi hilkati dışına çıkarmak veya indirdiği hükümleri ve ölçüleri bozmak bozgunculuktur. Bu sebeple pek çok ayette bu farklı anlamlar gözetilerek kullanılmıştır.
“Onlara, ‘Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.’ denildiğinde, ‘Biz sadece ıslah edicileriz.’ derler. Dikkat edin! Onlar bozguncuların ta kendileridir. Lakin farkında değillerdir.”28
Bu ayetlerde Allah’ın (cc) dostluk ve düşmanlığa dair indirdiği ölçüleri reddedip, iman esaslı bir dostluk anlayışının yerine menfaat temelli bir dostluk anlayışı ikame edenler bozguncu diye isimlendirilir.29
“Rabbinize gönülden (yalvara yakara) ve gizlice (için için) dua edin. Şüphesiz ki O, (duada) haddi aşanları sevmez. Yeryüzü (Allah tarafından düzenlenip) ıslah edildikten sonra orada bozgunculuk yapmayın. O’na korkarak ve umarak dua edin. Elbette ki Allah’ın rahmeti, muhsinlere/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanlara pek yakındır.”30
Okuduğumuz ayet-i kerimede Allah (cc), önce yalnızca kendisine dua edilmesini emreder, hemen ardından yeryüzünde bozgunculuk çıkarılmasını yasaklar ve sonrasında tekrar kendisine dua ve niyazda bulunulmasını emreder. Ayetlerin bu tertibi açıkça gösterir ki aklın, naklin ve insan fıtratının desteklediği “yalnızca Allah’a (cc) kulluk ve yalnızca O’na dua etmek” yeryüzünün gerçek anlamda ıslahıdır. Buna karşılık, Allah’tan (cc) başkasına kulluk ve O’na ortak koşmak ise yeryüzünde işlenebilecek en büyük bozgunculuktur:
“Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle kullanın. İnsanlara eşyalarını eksik vermeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık/düzensizlik/taşkınlık çıkarmayın.”31
Burada ifsad/bozgunculuk kavramı; ahlaki bir zaaf, tartı ve ölçüde hile yapmak anlamında ele alınmıştır. Ticari dürüstlüğün bozulması, bir toplumun içten içe çürüdüğünün, insani ve dinî değerlerini şahsi çıkarlarına feda ettiğinin en açık kanıtıdır. Tartıda hile yapmaya başlayan bir toplum artık ahlaken yozlaşmış ve kendisini var eden asıl değerlerini kaybetmiş demektir.
Hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın ifsad, helak sebeplerinden biridir. Bir toplumda itikadi, ahlaki veya insani anlamda bozgunculuk arttıkça o toplumda maddi ve manevi helak çeşitleri görülmeye başlar. Allah (cc) yarattığı ve indirdiğiyle, yani kevnî ve şer’i olarak her şeyi en güzel surette takdir etmiş ve ıslah etmiştir. Onun yarattığını veya indirdiğini bozan her insan, O’nun gazabını üzerine çeker:
“ ‘Yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.’ (demişti.)”32
İyiliği Emretmek Kötülükten Alıkoymak
İslam nazarında ifsadın en belirgin hâli, yeryüzünü türlü masiyetlerle ifsad etmek; ıslahın en belirgin hâli ise kötülükle mücadele etmek, bozguncuları uyarmak ve onların bozgunculuklarına mâni olmaktır. Bozguncuların ifsad ettiğini ıslah etmek o denli önemlidir ki Yüce Allah; içerisinde ıslah edenlerin olduğu bozguncu bir toplumu helak etmeyeceğini, şayet helak edecek olsa bile ıslah edenleri mutlaka kurtaracağını vadetmiştir:
“Belde halkı, ıslah edicilerken, Rabbin (sırf) zulmetmek için onları helak edecek değildir.”33
“Kendilerine hatırlatılanı unuttukları vakit, kötülükten alıkoyanları kurtarmış, zalimleri ise fasıklıkları sebebiyle zorlu bir azapla yakalayıvermiştik.”34
İfsad edenlerin bozgunculuğuna karşı sessiz kalmak, yani iyiliği emretmeyi ve kötülükten alıkoymayı terk etmek bizzat bozgunculuktur. İslam toplumlarının helak olmasının en bariz sebeplerinden biri; ıslahı terk etmeleri, nemelazımcılık yapmaları ve vakıaya teslim olmalarıdır. Zira bu durumda, toplumu ifsad edenler ile bu ifsada sessiz kalanlar arasında hiçbir fark kalmaz; her biri müfsit toplumun bir parçası olur. İfsad nedeniyle Allah’ın helak sünneti devreye girdiğinde, topluma rengini veren o ifsad hâli, sonuç olarak toplumun kaderini belirler.
Allah Resûlü (sav) bu durumu dikkat çekici bir metaforla, toplumu aynı gemide yolculuk yapan insanlara benzeterek açıklar:
“Allah’ın koyduğu sınırları (hukuku) koruyup gözetenler ile bu sınırlar karşısında gevşeklik gösterip kötülüklere göz yumanların durumu, bir gemiye binip orada kurayla yer paylaşan bir topluluğun misaline benzer. Gemide yapılan kura neticesinde yolcuların bir kısmı geminin üst katına, bir kısmı ise alt katına yerleşmiştir. Alt katta oturanlar suya ihtiyaç duyduklarında yukarı çıkmakta ve suyu oradan almaktadır. Üst kattakiler, ‘Bizim huzurumuzu kaçırıyorsunuz, artık yukarı çıkmanıza izin vermeyeceğiz.’ deyince alttakiler, ‘Öyleyse biz de geminin kendi alt kısmından bir delik açar, suyumuzu doğrudan oradan alırız.’ derler. İşte bu durumda, eğer yukarıdakiler alttakilerin ellerinden tutup onlara engel olurlarsa hepsi birden kurtulur; fakat eğer onları kendi hâllerine bırakırlarsa hepsi birlikte boğulup helak olur.”35
Toplumsal düzeni azgın sularla boğuşan bir gemiye benzetmek; toplumun siyasi, dinî ve ahlaki yapısını anlatan en hikmetli tasvirdir. Nasıl olmasın ki! Misali veren, Hikmet Peygamberidir (sav). Bu benzetmede nebilerin getirdiği şeriat, insanlığı tehlikelerden koruyan muhkem bir gemidir. Nebilerin mirasına sahip çıkan basiretli insanlar, bu geminin üst katındaki saygın yolcular gibidir. Hevalarına uyup İlahi sınırları çiğneyenler ise geminin alt katında yer alarak ortak geleceği tehlikeye atanları temsil eder. Toplum, tıpkı fırtınalı bir denizdeki gemi gibi her ân çatışan fikirlerin, hırsların ve hevaların hedefindedir. Açık denizlerdeki bir gemide yapılacak küçük bir ihmal nasıl herkesi felakete sürüklüyorsa, toplumda şeriattan verilen her taviz de o toplumu helake mahkûm eder. Gemideki her birey aslında birer kader ortağıdır. Geminin batması, herkesin yok olması demektir. Bu yüzden toplumsal çürüme karşısında hiç kimse kayıtsız kalamaz, toplumun selameti için her birey kendi canını korur gibi sorumluluk almak zorundadır:
“İnsanlar bir zalimi görür de onun zulmüne engel olmazlarsa (ona el koymazlarsa) Allah’ın, hepsini katından genel bir azapla cezalandırması yakınlaşır.”36
5. Allah’ın Yolundan Alıkoymak
“(Kendileri) ayetlerimizden yüz çevirip de (başkalarını) ondan alıkoyanları yaptıklarına karşılık azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.”37
“Hiç kuşkusuz kâfirler, Allah’ın yolundan alıkoymak için mallarını harcarlar. Harcayacaklar da. Sonra o harcamaları (yüreklerini yakan) bir pişmanlığa dönüşecek, sonra da yenilgiye uğrayacaklar. Kâfirler toplanıp cehenneme sürükleneceklerdir.”38
Kâfirler, türlü yollarla insanları Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Bazen tehditler savurur, bazen tuzaklar kurar, bazen cazip teklifler sunar, bazen iftiralar atar, bazen de baskı ve işkenceye başvururlar. Kur’ân, onların İslam’ı engelleme çabalarına tarihten çarpıcı örnekler vererek müminleri bilinçlendirir. Kur’ân’ı derinlemesine okuyan bir mümin, kâfirlerin bu kirli yöntemlerini açıkça görür.
İnsanları Allah’ın yolundan alıkoymak, şüphesiz en çirkin suçlardan biridir. Yüce Allah, kendi yoluna set çekenleri dünyada pişmanlık ve yenilgiyle -ki ileride değinileceği üzere müminler eliyle uğratılan yenilgi de bir helak çeşididir- ahirette ise azabın en çetiniyle helak edecektir. Ancak bunlardan daha da tehlikeli olanı, Allah’ın yolundan alıkoyanların manevi helak türlerinin en tehlikelisiyle yüzleşecek olmalarıdır: İnsanları Allah’ın yolundan nasıl alıkoyuyorlarsa, kendileri de kaderi bir ceza olarak o yoldan alıkonulurlar. Şöyle ki; insan, Rabbine ve O’nun kullarına nasıl muamele ediyorsa Allah da (cc) ona, kendi amelinin cinsiyle muamele eder: Alıkoyan, alıkonulur! İnsanları hidayetten uzaklaştıranlar, İlahi bir ceza olarak bizzat hidayetten uzaklaştırılırlar. İnsanlar ile İslam ve tevhid inancı arasına kurdukları her set, nihayetinde kendileri ile hidayet arasındaki aşılmaz bir sedde dönüşür:39
“Onlar hem (insanları) Kur’ân’dan alıkoyar hem de (kendileri) ondan uzaklaşırlar. Yalnızca kendilerini helak ederler. Farkında da değillerdir.”40
6. İsraf
“Sonra kendilerine verdiğimiz sözü yerine getirip onları ve dilediklerimizi kurtardık. Aşırı gidenleri (MUSRİFÎN) ise helak ettik.”41
“Demişlerdi ki: ‘Uğursuzluğunuz sizin yanınızdadır. Size öğüt verildi diye mi (bizi uğursuz saydınız)? Bilakis siz, haddi aşan, taşkın bir toplumsunuz (MUSRİFÛN).”42
Kelime anlamı itibarıyla israf43; bir şeyde haddi aşmak, dengeyi kaybetmek ve bir şeyi ihmal edip ona gereken değeri vermemek demektir.44 Buradan hareketle anlıyoruz ki israf, aslında İlahi sınırları ihlal etmektir. Allah’ın (cc) murat ettiği ölçünün dışına çıkarak O’nun istediğinden fazlasını yapmak da azını yapmak da israf kapsamına girer, dolayısıyla aşırılık (ifrat) kadar gevşeklik ve ihmalkârlık da (tefrit) birer israftır. Kur’ân’ın israf kavramını kullandığı ayetlere baktığımızda “israf” kelimesinin sadece maddi tüketimle sınırlı olmadığını; aksine her türlü itikadi, ahlaki ve fıtri sapmayı, İlahi ölçülerde ifratı veya tefriti israf diye nitelendirdiğini görüyoruz.45
Mûsâ’ya (as) karşı kibirlenip azgınlaşan Firavun ve avanesinin itikadi ve ahlaki azgınlığı israftır. Allah (cc) onlara şöyle seslenir:
“Haddi aşanlar, onlar ateşin ehlidirler.”46
Allah’ın (cc) yarattığı fıtratı bozup eşcinselliğe yönelmek, ahlaki israftır:
“Şüphesiz ki sizler, kadınları bırakıp erkeklere şehvetle yaklaşıyorsunuz. Siz, aşırı giden taşkın bir toplumsunuz.”47
Kısas uygularken öfkeye yenik düşüp haksız yere kan dökmek, İslam’ın tanıdığı haktan fazlasını talep etmek, duygusal bozulma; israftır:
“Öyleyse o da öldürmede/kısasta ölçüsüz davranmasın/aşırı gitmesin. Çünkü ona yardım edilmiştir.”48
Günahta ısrar eden, tevbe etmeksizin günahkâr yaşamı tercih etmek; insanın kendi nefsi aleyhinde aşırı gitmesi, israftır:
“De ki: ‘Ey (çokça günah işleyerek) nefisleri hakkında aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz ki Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, (evet,) O (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) El-Ğafûr ve (kullarına karşı merhametli olan) Er-Rahîm’dir.’ ”49
Yeme içmede yani tüketimde helal yoldan kazanmamak, helal yere harcamamak, yerken içerken helale harama dikkat etmemek, tüketirken ihtiyaç sahibi ve hısım akrabanın hakkını gözetmeden dünyada bir tek kendisi varmış gibi tüketmek, Allah’ın kulları için yarattığı ve helal kıldığı şeyleri dindarlık adı altında kendine yasaklamak… israftır:
“Ey Âdemoğulları! Her mescid yerinde ziynetlerinizi alın. (Güzelce giyinin, müşrikler gibi çıplak ibadet etmeyin.) Ve yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz. (Çünkü) O, israf edenleri sevmez.”50
Kur’ân’ın kapsayıcı tanımıyla israf, toplumları çöküşe götüren bir helak sebebidir. Özellikle Firavun yönetiminin ve Lût Kavmi’nin “müsrif” olarak nitelendirilmeleri oldukça dikkat çekicidir. Bu durum açıkça gösterir ki israfın en çirkin ve toplumları topyekûn yıkıma sürükleyen boyutu; siyasi otoritenin tağutlaşarak haddi aşması, Allah’ın kullarını kendine köle etmeye kalkışması ve insanları hakka davet edenleri cezalandırma cüretidir. Öte yandan ahlaki sapmalar içerisinde en çirkin olanı ve helak sünnetini doğrudan tetikleyeni ise cinsel sapkınlıktır; yani Allah’ın (cc) insan fıtratına koyduğu yasayı çiğneyerek eşcinselliğe yönelmek, meşru sınırları ihlal etmektir.
7. Batar: Nimetin Şımartması
“Yaşam koşulları ve refahın kendilerini şımarttığı (betirat meîşetehâ) nice toplumu helak ettik. İşte onların evleri! Onlardan sonra -çok az bir zaman dışında- oralarda oturulmamış (oralar viraneye dönmüştür). Oralara biz vâris olduk.”51
“Kendilerine hatırlatılan (öğüdü) unuttuklarında üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Kendilerine verilenlerle sevinmeye/şımarmaya başlayınca da onları ânsızın yakalayıverdik. (Azabı gördüklerinde kurtulmaya dair) tüm ümitlerini yitirdiler.”52
Yüce Allah, her ümmete maddi ve manevi olmak üzere türlü nimetler bahşeder. Verilen her nimet, hakikatte İlahi imtihan yasasının bir gereğidir; Rabbleri, kullarını ihsan ettiği bu nimetlerle sınar. Böylece nimeti O’ndan bilip kulluğunu sürdürerek şükredenler ile nimeti kendinden bilip şımaran, Allah’ın verdiğiyle O’na ve kullarına karşı böbürlenen kimseler ayrışmış olur. Yani şükür ehliyle batar/şımarma ehli ayrışmış olur. Nimeti Allah’tan (cc) bilip kulluk bilinciyle teşekkür etmek, o nimetlerin hem artmasına hem de insana huzur ve saadet vermesine vesile olur. Aksine, nimetleri kendinden bilip şımarmak ise iki türlü helaki beraberinde getirir: Birincisi, toplumların maddi olarak haritadan silinip helak edilmesi; ikincisi ise o nimet sebebiyle toplumun bünyesinde baş gösteren haset, hırs ve yolsuzluk gibi ahlaki zaaflarla birbirine düşmesidir ki bu da toplumsal ve manevi bir helaktir.
Yazımızın buraya kadarki bölümünde Helak Sünnetinin anlamı ve bu sünneti tetikleyen sebepleri ele almaya çalıştık. Bir sonraki yazımızda Helak Çeşitleri ve Helak Sünnetinin işleyişine dair bilgiler vermeye çalışacağız.
Çaba bizden, başarı Allah’tandır (cc).
1 . bk. Et-Tefsîru’l Mevdûî, 6/218 vd; Es-Sunenu’l İlâhiyye, Ahmed Seyyid, s. 140-180
2 . 47/Muhammed, 10
3 . 38/Sâd, 12-14
4 . 7/A’râf, 96
5 . 6/En’âm, 11
6 . 7/A’râf, 84
7 . bk. 7/A’râf, 86
8 . bk. 6/En’âm, 6
9 . 91/Şems, 14
10 . bk. Âsâru’z Zunûb ale’l Efrâdi ve Şuûb, Meşhûr Hesen Alî Selmân, s. 99
11 . El-İstikâme, Câmietu’l İmâm Muhammed ibni Suûd, 2/234
12 . El-Cevâbu’l Kâfî, Dâru Atââti’l İlm, s. 30-31
13 . 30/Rûm, 41
14 . İbni Mace, 4019
15 . 6/En’âm, 47
16 . 11/Hûd, 102
17 . 18/Kehf, 59
18 . Mu’cemu Mekâyîsi’l Luğa, 3/468, z-l-m maddesi
19 . bk. El-Mufredât, s. 537 vd. z-l-m maddesi
20 . 31/Lokmân, 13
21 . bk. Nazmu’d Durer, Dâiretu’l Meârifi’l Usmâniyye, 15/161
22 . Tefhîmu’l Kur’ân, İnsan Yayınları, 4/329
23 . El-Mukaddime, İbni Haldûn, Dâru Ya’rub, 1/478-479
24 . 65/Talak, 1
25 . 28/Kasas, 16
26 . 7/A’râf, 103
27 . 89/Fecr, 12-13
28 . 2/Bakara, 11-12
29 . Allah (cc), müminlerin Ehl-i Kitab’ı dost edinmesini yasaklıyor (5/Mâide, 51), kâfirleri dost edinmenin fitneye sebep olup bunun yeryüzünde bozgunculuk olacağını belirtiyordu (8/Enfâl, 73). Münafıklar, Allah’ın (cc) yasağını çiğniyor ve ‘Biz, müminler ile Ehl-i Kitab’ın arasını buluyor, ıslah ediyoruz.’ diyorlardı.” (İbni Ebi Hatim, 124, İbni Abbas’tan) Bunun üzerine Allah (cc) okuduğumuz ayeti indirdi. Ayet, hangi niyetle yapılırsa yapılsın, Allah’ın (cc) sınırlarını çiğnemenin bozgunculuk olduğunu, iyi niyetin yasaklanmış bir ameli meşrulaştırmayacağını göstermiştir. (Tevhid Meali, s. 2, Bakara Suresi, 12. ayetin açıklaması)
30 . 7/A’râf, 55-56
31 . 11/Hûd, 85
32 . bk. 28/Kasas, 77
33 . 11/Hûd, 117
34 . 7/A’râf, 165
35 . Buhari, 2493; Ahmed, 18370
36 . Ebu Davud, 4338; Tirmizi, 2168
37 . bk. 6/En’âm, 157
38 . 8/Enfâl, 36
39 . bk. Vahyin Rehberliğinde İbrahim ve Hicr Suresi, s. 57
40 . 6/En’âm, 26
41 . 21/Enbiyâ, 9
42 . 36/Yâsîn, 19
43 . İsraf kavramının Kur’ân’da kullanımları için bk. Vahyin Rehberliğinde En’âm Suresi Tefsiri, s. 426-428
44 . bk. Mu’cemu Mekâyîsi’l Luğa, 3/153, s-r-f maddesi
45 . bk. El-Mufredât, s. 407-408, s-r-f maddesi
46 . bk. 40/Mü’min (Gafir), 43
47 . 7/Arâf, 81
48 . 17/İsrâ, 33
49 . 39/Zumer, 53
50 . 7/A’râf, 31
İsrafın tüketimle ilgili kullanıldığı ayetler dikkatle incelendiğinde savurganlık anlamından ziyade yukarıda zikredilen anlamların kastedildiği görülür. Bizim savurganlık anlamında kullandığımız israf, Kur’ân’da daha çok “tebzir” kavramıyla ifade edilir: “Yakın akrabaya, miskine/ihtiyaç sahibi yoksula, yolda kalmışa hakkını ver, malı saçıp savurma.’’ (17/İsrâ, 26)
51 . 28/Kasas, 58
52 . 6/En’âm, 44